İnkâr ya da İkrar/Türkiye Edebiyatında Ermeni Soykırımı-Hacı Orman

 

Türkiye edebiyatında “Gayri – Müslim”lerin temsil biçimlerini inceleyen kaynak eserlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Herkül Milas’ın “Türk ve Yunan Romanlarında ‘Öteki’ ve Kimlik[1] başlıklı incelemesi, konuyla ilgili öncü bir çalışma olmakla birlikte, esasen Türk romanında Yunan / Rum algısına odaklanmıştır. Son yıllarda edebiyatta değilse de sinemada, sınırlı sayıda Rum, Ermeni, Yahudi karakterlerin yansımalarını sorgulayan araştırmalar yayımlanmaya başlamıştır. Bunlar arasında Dilara Balcı’nın “Yeşilçam’da Öteki Olmak[2]”, Gül Yaşartürk’ün “Türk Sinemasında Rumlar[3] adlı kitapları özellikle sayılabilir. Diğer yandan Rohat Alakom’un “Türk Romanında Kürtler[4]” ve Müslüm Yücel’in “Osmanlı – Türk Romanında Kürt İmgesi[5] adlı kitapları da resmi ideolojinin edebi görünümlerini incelemeleri nedeniyle, bu kapsamda değerlendirilebilir. Türkiye edebiyatında veya sinemasında Ermenilerin, bilhassa “Ermeni Soykırımı”nın tutuğu yeri doğrudan doğruya inceleyen bir çalışma ise  Murat Belge’nin eleştirilere yol açmış “Edebiyatta Ermeniler[6]” başlıklı kitabı dışında, bulunmamaktadır.

Ermeni Soykırımı’nın Türkiye edebiyatındaki yansımalarını inceleyen araştırmaların yokluğu kadar, bu konunun roman ve hikâyelere fazlaca konu edilmemiş olması da ilgi çekici bir durumdur. Bugün Hitler faşizmi ile birlikte anılan 2. Dünya Savaşı hakkındaki sayısız roman ve filmin büyük bölümü Yahudi Soykırımı’nı işlediği halde, 1. Dünya Savaşı koşullarında gerçekleşen Ermeni Soykırımı’nın edebiyat ve sinema açısından da adeta yok sayılması, Ermenilerin evrensel ölçekte bir “yüzyıllık yalnızlık” yaşadıklarını düşündürmektedir. Ermeni kökenli ünlü Fransız edebiyat araştırmacısı Marc Nichanian, “Edebiyat ve Felaket”[7] adlı önemli incelemesinde, “Türkiye’nin kendi tarihine ilişkin bu inanılmaz boşluğun” daha Soykırım’dan itibaren başladığını ve “hiçbir tarih çalışmasının o boşluğu asla dolduramayacağını” söyler[8]. Nichanian’ın “tamir edilmesi imkânsız sessizliğin kötülüğü” olarak nitelediği bu durum, Ermeniler için aslında evrensel bir olgudur. Nichanian, “felaketten söz edecek biricik alan edebiyattır”[9] diyor ama edebiyatta da “sessizliğin kötülüğü” egemenliğini bugüne değin sürdürmüş görünüyor. Oysa Adorno, on yıllardır süregelen polemiklere yol açmış ünlü yazısında “Auschwits’den sonra şiir yazmak barbarlıktır”[10] dediği halde, Yahudi toplama kampları üstüne çok sayıda edebi eserin üretimi devam etmiştir. Daha sonra  “Anus Mati” (Dünyanın Götü) diye anılan Auschwits’den 30 yıl kadar önce yaşanmış Ermeni Soykırımı’nın edebi eserlere çok az yansımış olması, tarihin edebiyat aracılığıyla ortaya koyduğu acımasız bir ironi olsa gerek.

Nitekim Türkiye edebiyat dünyasında Ermeni Soykırımı’yla ilgili toplumsal yankı uyandıran gelişmeler, popüler yazarların edebi eserlerinden ziyade siyasi demeç ve faaliyetleriyle mümkün olabildi. Bu yankı da, esasen derin bir öfke ve bazen linç histerisiyle el ele yürüyen dolaysız bir nefret söylemi olarak şekillendi.  Orhan Pamuk’un “Bu topraklarda bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü[11]ğünü söylemesi, konunun hararetle tartışılmasını sağlayan bir dönüm noktası olarak saptanabilir. Pamuk, bu sözleri nedeniyle ölüm tehditleri aldı, bir müddet Türkiye dışında yaşamak zorunda kaldı. Toplumun fanatik kesimlerinin, bu arada medya ve edebiyat dünyasının hedef gösterici tutumlarıyla yüz yüze geldi.  Özellikle Nobel Edebiyat Ödülü vesilesiyle yoğunlaşan tepkiler arasında ulusalcı yazar ve şairler, Orhan Pamuk’un romancı kimliğinin değil, Soykırım’ı dile getiren açıklamalarının ödüllendirildiğini öne sürdüler. Bazı roman ve öykü yazarları, şairler, eleştirmenler, Pamuk aleyhine imza kampanyaları açtılar, okurlara Pamuk’un kitaplarını boykot etme çağrısında bulundular. Özdemir İnce, Nobel kazanmış olan Pamuk, Ermeni Soykırımını kabul ediyor. Türkiye satışa çıkarılmıştır, Türk tarihi açık artırmayla satılmıştır. Açık artırmanın en sıfır noktasında satılmıştır” derken, Fazıl Hüsnü Dağlarca, “ Ermeni’yi övmeyene armağan yok”  sözleriyle Türk milliyetçisi yazar ve şairlerin duygusunu özetlemekteydi[12].

 

“Milli Edebiyat”ta Gayri Müslim Karakterler

Ermeni Soykırımı’nın Türkiye edebiyatında algılanış biçimini Cumhuriyet dönemi eserlerinden başlayarak irdelediğimizde, tamamen politize olmuş bir manzarayla karşılaşıyoruz. Yalnızca Ermenilerin değil, daha çok da Rumların ve Yahudilerin genel olarak algılanışında yabancı düşmanlığıyla birlikte asimilasyoncu anlayışın tipik yansımaları bulunmaktadır. Özellikle “Kurtuluş savaşı” sürecini anlatan romanlarda fetihçiliğin, ele geçirmenin, alt etmenin, sahip olmanın, askeri ve cinsel çağrışımları iç içe geçecek şekilde asimilasyoncu bir dille öne çıkarıldığını görürüz.

Asimilasyon, ele geçirme ve sahip olma arzusunda somutlaşan bir iktidar hastalığıdır. Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de işgalci - fetihçi ideolojinin kültürel veçhesi olarak, ‘ulus – devlet’in inşası sürecinde monolitik toplum tasavvurunun kurucu boyutlarından birini oluşturdu. 1930’lu yıllardan itibaren devreye sokulan “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi”, bu asimilasyon politikasının programatik temelini oluşturmaktaydı. Aralarında Yakup Kadri, Vedat Nedim, Şevket Süreyya gibi dönemin etkili yazarlarının bulunduğu, genellikle “Kadro” dergisi çevresinde organize olmuş Türk edebiyat dünyası,  “sınıfsız, imtiyazsız millet” algısını yaygınlaştırmayı amaçlayan ürünlere ağırlık verdi. Bu, sosyal bilimlerde olduğu kadar, edebi eserlerde de Türk – İslam sentezine dayalı yönelimlerin sonraki yıllar boyunca sahneye çıkması anlamına geliyordu. Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarında yok sayılması, egemen ulus olarak Türklüğün ve bilhassa 1970’lerin sonundan itibaren de egemen inanç olarak Sünni Müslümanlığın bütün sahneyi kaplaması, sürecin karakteristik özelliğidir. Türkler dışındaki ulusal karakterlerin roman ve öykülerdeki temsillerinde belirgin tarzda düşmanlık diliyle yoğrulmuş bir üslup egemendir. Özellikle Rum / Yunan karakterlerin tasvirinde cinsel açıdan maço, ulusal açıdan şoven, sınıfsal açıdan tahakkümcü – lümpen bir retorik dikkat çeker. Aslında söz konusu üslup, 1930’lu yıllardan önce, örneğin Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi geçiş dönemi yazarlarında ilk örneklerini ortaya koymuştur. Gürpınar’ın Cumhuriyet sonrası romanlarından “Ben Deli miyim”de yer alan “ Türk’ün mirasından pay almaya çalıştınız. Ermeniler, Türkiye’nin şarkından boydan boya bir Ermenistan, Yunan; vahşi ordularıyla onun ciğergahını çiğnerken, siz de Kudüs’ü payitaht yaparak Filistin’de bir Yahudi hükümeti kurmak istediniz. Parazit yaşadığınız bir memlekette yer sahibinden daha tok, daha refah içindesiniz. Fakat bu böyle gitmeyecek. Bugün ellerinizdeki tüm dalavere membalarını kurutacağız. Mal sahibi malın başına geçecek, siz onun uşaklığını yapacaksınız[13]” şeklindeki ifadeler yeterince fikir vericidir. Cumhuriyet öncesinde hümanist, barışçıl denebilecek düzeyde politik fanatizmden uzak gülmeceleriyle bilinen bu yazarın Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren yazdığı eserlerde hem yeni ‘ulus – devlet’in ruhuna uygun motifler, hem de ‘1930 Konsepti’ni haber veren emareler bulunmaktadır.  Diğer yandan yazarın Ermeni ve Rumlarla birlikte Yahudileri de Türk uşaklığına uygun gören anlayışında dönemin henüz embriyon halindeki anti - semitik paradigmasını işaret eden ulusal ve sınıfsal argümanlar birbirine içkindir. Benzer bir durum, Yakup Kadri için de söylenebilir, onun da romanlarında milliyetçi saldırganlığın Cumhuriyet’le birlikte yükseldiğini görmek mümkündür. Önemli romanı Yaban’da, en kötü insan tipinin “ Yunan Ermeni, Rum Yahudi karışımı tipler”[14] olduğunu yazar.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanlarında Rum / Yunan halkına yönelik düşmanlık dili belirgindir, ama Ermenilerin o derecede bir nefret söylemine muhatap edildiğini söylemek doğru olmaz. Üstelik bir romanında, Türk milli burjuvazisinin oluşum sürecini eleştirel bir üslupla açıklarken, “ Ankara’da hiç kimse bunların adını sanını bilmediği için Büyük Kavganın ikinci yılı birdenbire, ne gibi işlerle zengin oluverdiklerini hatırlamaz”[15], diye yazar.  Yakup Kadri, “büyük kavga” dediği 1. Dünya Savaşı’nın ikinci yılında, dolayısıyla 1915’te,  “tehcir” edilen Ermenilerin malvarlığına konarak birdenbire zenginleşme olgusuna dikkat çekmektedir. Ermeni soykırımının ekonomi – politik boyutuna değinen bu yaklaşımın daha belirgin örnekleri,  ileride özellikle Orhan Kemal’in romanlarında karşımıza çıkacaktır.

Milli” edebiyat imgeleminde Rum, Yahudi, Ermeni kadın varlığının biçimlenişi de ayrıca dikkate değerdir. Savaşçı ruhla yazılmış romanlarda cinsiyetçi ve milliyetçi saldırganlık, tıpkı savaşta işgal ve tecavüzün iç içe geçmiş olması gibi,  birbirinin içine geçmiştir. Rum kadınları genellikle iffetsiz ve şuh, Ermeni kadınları ise çirkin ve kibirli kişiler olarak resmedilmişlerdir. Keza romanlarda bütün genelev işletmecileri, esasen Rum ya da Yahudi’dir. Türk ve Müslüman olmayan kadınlar, çoğunlukla şehvet nesnesi olarak tasvir edilmişlerdir. Bu durum tipiktir; Ömer Seyfettin’den Tarık Buğra’ya, Yakup Kadri’den Mithat Cemal Kuntay’a, Peyami Safa’dan Reşat Nuri’ye “milli edebiyat” kanonunu oluşturan yazarların birçoğunda değişik derecelerde vardır. Öyle ki, daha çok da Rumların pis, bulantı verici, kanla sarhoş, vahşi, sırnaşık, nankör, soysuz, fingirdek hizmetçi, dünkü uşak gibi ifadelerle açık bir ırkçılığın ve nefret söyleminin hedefi olduğu tespit edilebilir. Tarık Buğra gibi bazı yazarlarda bu egemen söylem en uç noktasını bulur, Yunanlılar “tarihin her döneminde muhteşem ve kalleş orospular yetiştiren ırk”[16] olarak itham edilir.  Burada bir yandan da ulusal onurun cinsel iktidarla özdeşleştirildiğini, dolayısıyla milliyetçi ve cinsiyetçi ayrımcılığın, nefret söyleminin iç içe geçtiğini vurgulamak gerekir. Özellikle Rumların yoğun bir nefret söylemiyle sistematik tarzda ötekileştirildiği, hatta Cumhuriyet’in ilk dönemi eserlerinde görülen ‘dış düşman’ imgesinin 1955 ( 6-7 Eylül Katliamı) ve 1974 (Kıbrıs İşgali) gibi dönüm noktalarından itibaren ortaya konan eserlerde ‘iç düşman’ imgesiyle pekiştiği görülmektedir. Kadın temsilleri söz konusu olduğunda, en dikkat çekici noktalardan biri, Cumhuriyet’in başında üretilmiş bir kalıbın sonraki yıllar boyunca kelimesi kelimesine korunması, tekrarlanmasıdır. Örneğin Hüseyin Rahmi’de gördüğümüz “Aslen İtalyan olan Madam Savaro, Abdülhamit devrinde Türkiye’ye gelmiş bir fahişedir”[17] ifadelerini,  Peyami Safa’ya geldiğimizde “Madam Roza bir Ermeni kadınıdır. Beyoğlu’nun çamurlu molozlarla dolu sokaklarından birinde (…) pansiyonunu randevuhane olarak işletmektedir”[18] biçiminde okuruz. Bu tür tasvirlere her dönemden sayısız örnek gösterilebilir. Türk ve Müslüman olmayan kadınlar genellikle fahişedir, fahişe olmayanlar da mürebbiye veya şarkıcıdır, bu mürebbiye ve şarkıcı tipi de esasen potansiyel metres olarak tasvir edilmiştir.  Bununla birlikte söz konusu ürünlerin bir kısmında Ermenilerin Rumlar kadar kötücül yansıtılmadığını, çoğunlukla sempatik birer güldürü motifi olarak işlendiğini belirtmeliyiz.

Bir Geçiştirme Örneği Olarak Atilla İlhan

Bu “milli” çıkarlara angaje, tarihi – siyasi romancılık çizgisini kendine has dokunuşlarla yer yer inceltmiş, resmi ideolojinin temel kalıplarını korumakla birlikte bazı açılardan da farklılıklar sergileyen kayda değer bir yazar, Atilla İlhan’dır. Atilla İlhan, Türkiye’nin politik tarihini hikâye etmeye bilhassa meraklı bir edebiyatçıdır. Bu yazarın romanları,  incelemeleri gibi, gösteriş ve iddia dolu bir özgüven barındırmaktadır. Kurtlar Sofrası, Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Haco Hanım Vay, Fena Halde Leman, Dersaadet’te Sabah Ezanları, Yaraya Tuz Basmak adlı romanları, Cumhuriyet’in kuruluşundan daha çok da 1960’lara kadar yaşanan süreç boyunca Türkiye’nin politik tarihine ışık tutmayı amaçlayan kitaplardır. Bu tarihsel dönemlerin en kayda değer konusu “Ermeni Soykırımı ”na, geçerken şöyle bir değinmekle sınırlı kalsa da yer vermenin milliyetçi yazarlar arasında onun ayırt edici bir özelliği olduğunu söylemek mümkündür. Atilla İlhan, birçok ulusalcı yazardan farklı olarak, “soykırım” olgusunun üstünden tamamen atlamaz, konunun farkında olduğunu okura hissettirir, ama meseleyi öne çıkarmaktan da kaçınır. Bununla birlikte Ermeni, Rum, Yahudi karakterlerin veya tiplemelerin genel olarak resmediliş şekli, “milli edebiyat” anlayışıyla uyumludur; aynı imge ve simgeler yeniden üretilmiştir. Atilla İlhan’ın romanlarında sıklıkla karşımıza çıkan Rumlar ve Ermeniler, aslında karakter denebilecek derecede geliştirilmemiştir; kurguda dekoratif unsurlar olarak bulunan tiplemelerdir. Üstelik hikâyenin merkezine de uzaktırlar, edebi ya da siyasi olarak yazarın odak noktasının dışında kalırlar.  İlhan’ın romanları, bu haliyle Yahudilerin paracı, Rumların fahişe, Ermenilerin pansiyoncu olarak resmedildiği egemen ‘kanon’un klişelerini aynen tekrarlamaktadır. Hatta Rum kadınların ‘fahişe’ olarak yansıması da yetmez, Atilla İlhan’da Rum erkekleri de genellikle eşcinsel olarak temsil edilirler. Milliyetçilik ile cinsiyetçiliğin birbirini tamamladığı, kadınların ve ulusal azınlıkların eril bilinçte özdeşleştiği romanlardır bunlar.  “Ufacık hilekâr gözlü, ağzı kalabalık Yahudiler; bol dudaklı, kaşları incecik alınmış, tırnakları boyalı Rum oğlanları; tepeden tırnağa sakal bıyık, yüreği yufka ve gülüşü çocuk Ermeni esnafı”[19] ifadelerinde olduğu gibi Atilla İlhan, tek cümlede, üç halka ilişkin algısını özetlemektedir. Milliyetçi ve cinsiyetçi bakış açısının kendi türündeki en dikkat çekici bir örneği olarak, “Osmanlı yatağanı gibi, yalın ve sert, kadının içine girdi, garip şey, altında o an boylu boyunca uzanmış yatanın, Yunanistan olduğunu sandı”[20] ifadeleri gösterilebilir.

Buna karşılık Atilla İlhan’da Ermeni karakterler nispeten sevimli, kozmopolit İstanbul tahayyülünün içinde olumlu çağrışımları ağır basan tasvirlerle temsil edilirler. Murat Belge,  Atilla İlhan’ın “Dersaadet’te Sabah Ezanları” gibi İstanbul’un işgalini konu edinen romanlarında bu payenin nihayetinde askıya alındığını gösteren örnekler veriyor[21].  Öyle olsa bile, konumuz açısından gözden kaçırılmaması gereken olgu, Ermeni Soykırımı’nın bu roman sayfalarında ikrar edilen bir hakikat olarak arada bir görünüyor olmasıdır. Sırtlan Payı’nda Türk (Binbaşı Ferid) ile Ermeni (Pandikyan) arasında geçen bir konuşmada, Binbaşı’nın Şark Cephesi’nde savaşmamış olmasından duyulan memnuniyet dile getirilir. Ve hikayenin anlatıcısı olarak Atilla İlhan sorar: “ Acaba neye dokunduruyor? Enver Paşa’nın Sarıkamış vartasından ucuz kurtulmuş olmasına mı, yoksa Ermeni kırımına bulaşmamış olmasının yararlarına mı?”[22] Haco Hanım Vay’da Şam’da dost olmuş Türk ve Ermeni hikâye kişileri vardır, onlardan biri “Tuttuğu tehcirin matemidir, yollarda kaybedilmiş Ermenilerin yası”[23] sözleriyle tanıtılır.  Aynı romanda, “kıyım”ın sorumlularını tartışan küçük bir bölüm de mevcuttur. Doktor Nubar, bir Türk zabitinin yarasına bakmak zorunda kalınca bir iç hesaplaşma yaşar, “tehcir faciasını unuttun mu Arşaluys, Ermenilere reva gördükleri muameleyi”, der. Ama bir başka Ermeni, Vahanak Mahcupyan, “umumi felaketlerden, tek tek fertleri mesul addetmek caiz mi? Hiç zannetmem. Muamileyhi tanıdım, evime davet ettim. (…) Tehcirde vuku bulan fecayiden bizim kadar müteessirdi”[24] sözleriyle onu dengeler.  Atilla İlhan,  bu inkâr etmeme, ama ikrar ederken de konuyu sayfanın yüzeyinde hafifçe dalgalandırıp geçiştirme şeklinde özetleyeceğimiz tavrını “6-7 Eylül Olayları”nda da sergilemektedir. Murat Belge, Herkül Milas’ın “Atilla İlhan, Yaraya Tuz Basmak adlı romanın 1955 başlıklı bölümünü 12 Eylül tarihinde başlatarak olayı gizler gibidir”, dediğini aktarır ve “bu olay için de orada ‘Rezillik Dizboyu’ demiş, ama başkaca üstünde durmamıştır[25] diye ekler.  Konu hakkında bilgi ve fikir sahibi bir yazarın bilinçli bir taktik olarak başvurduğu anlaşılan bu tutumunun sonucu, Türkiye tarihini anlatma iddiasına sahip binlerce sayfalık romanların ancak üç – beş sayfasında konuya değinmekle yetinmek olmuştur.

Yarım Kalan Özür: Halide Edip Adıvar

Atilla İlhan’dan çok önce, Türk edebiyatının ve siyasetinin önemli simalarından Halide Edip Adıvar da Ermeni Soykırımı’nın varlığını inkâr etmemiş, fakat “tehcir” politikasını esasen yanlış da bulmamıştır. Halide Edip’in bu konudaki tutumu kararsızlıklarla, tutarsızlıklarla örülüdür. İttihat ve Terakki’nin bazı uygulamalarını ‘aşırı’ bulduğu, örneğin Ermenilere yönelik zulmü ilk zamanlarda “alçaklık”, “iğrençlik” olarak nitelediği rivayet edilmektedir. Bu konuda Talat Paşa’yla tartıştığı, İttihat ve Terakki’nin bazı yöneticileriyle sürtüştüğü bilinmektedir[26]. Fakat başlarda sergilediği şiddetli tepkinin zamanla sönümlendiği, yazarın bir müddet sonra adım adım geriye çekilmeye başladığı da açıktır. Örneğin 1915’den birkaç yıl önce, daha Adana Katliamı esnasında yazdığı bir gazete yazısında “Türklüğün, bütün insanlığın kızardığı bu baştanbaşa mezar olan Anadolu viranelerinin önünde, öldüren kısma mensup olmak yeis ve hicabıyla beraber ruhum sizin için bir ana elemi ve ızdırab ve mahrumiyeti ile sızlıyor, inliyor. (…) Misli görülmemiş musibetiniz için sizden af dilemeye geldim. Bu haile-i faciada sevgililerini gömmüş olanların ayrı ayrı kederlerini paylaşmak, biçare mezarların en küçüğünden en büyüğüne kadar başında diz çökerek mensup olduğum kavim namına ruhumun yaşlarıyla ağlamak ihtiyacını hissediyorum”[27] cümleleriyle Ermenilere seslenir ve bugün “özür dilemek” olarak siyasal literatürde bulunan özeleştirinin ilk örneklerinden birini verir. Dahası, aynı yazıda Türk halkına çağrıda bulunur ve Ermenilerin maruz kaldığı şiddetin sorumlularını sorgulamaya davet eder. Oysa 1915 ve devamına gelindiğinde, tavrı bu açıklıktan yoksun olduğu gibi, giderek de tamamen farklı bir görünüm arz eder. Örneğin Ateş’ten Gömlek adlı romanında, “ Ermeni kırımını ve medeniyet düşmanı Almanlarla işbirliği eden medeniyet düşmanları bizdik”[28] diye yazar. Burada Türkler adına bir itiraf olduğunu, ama “kırım”ın asıl sorumlusu olarak Almanların gösterildiğini okuyoruz. Gerçekten de Ermeni Soykırımı’nda Alman devletinin rolü tartışmasızdır, fakat nihayetinde Soykırım’ı uygulayan güç İttihat ve Terakki’dir,  Almanlar destekçi pozisyonundadır. Halide Edip’in yazdıklarında ise denklemin ters kurulduğunu görmekteyiz. Yazar aynı romanda, şunları da söyler: “Onun ne kadar gâvur düşmanı, nasıl Erzurum’da Ruslarla gelen Ermenilerin bütün Erzurum’la kendi çocuklarını, karısını öldürdükten sonra Türkün ocaklarını söndüren Ermenileri zulme uğratmış bir millet diye gösteren Avrupa’ya kızgınlığını bilirim”[29]. Bunlar, “Erzurum Olayları” için söylenmektedir. Halide Edip’in 1909’dan 1915’e uzanan süreçte, “milli mücadele” pratiği ve perspektifi içerisinde, Ermenilere ilişkin tavırlarında bir dönüşüm yaşandığı anlaşılmaktadır. Bir bütün olarak bakıldığında, Halide Edip’in yazdıklarında, resmi ideolojinin ve geleneksel devlet politikasının asla kabul edemeyeceği unsurlar bulunacağı gibi, tam da resmi ideolojinin sarıldığı “Ermeni Zulmü” gibi argümanlara rastlamak da mümkündür. Dolayısıyla Ermeni Soykırımı’nı bir realite olarak kabul eden, bununla tereddüt geçirmeden yüzleşen edebiyatçıların ilk örnekleri arasında Halide Edip’i saymak oldukça zordur.

Tutarlı Bir Yüzleşme Çabası: Kemal Tahir

Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden 30 – 40 yıllık süreçten sonra, artık “kurtuluş savaşı” motivasyonunun edebiyat üstündeki etkisinin zayıflamaya başladığı, bu arada “soğuk savaş” dinamiklerinin öne çıktığı dönemde, Türkiye edebiyatının konu seçimlerinde, üslup arayışlarında elbette çeşitlilikler, özgünlükler görülür. Ermeni Soykırımı’nın edebiyattaki yansımaları bakımından bu dönemin dikkat çekici yazarlarından biri Kemal Tahir’dir. Kemal Tahir, romanlarında Ermenilere yönelik katliamları açık bir realite olarak kabul eder, bu trajedinin ekonomik ve sosyal sonuçlarını sergiler. Yorgun Savaşçı’da ana karakter, “hangi sebeple olursa olsun kıyıcılığı sevmemişimdir, çocukluğumdan bu yana”[30], der. “Kurt Kanunu” ve “Devlet Ana” romanlarında yer yer okurun karşısına çıkardığı bu konuyu özellikle “Büyük Mal” adlı eserinde belirgin ifadelerle, vurgularla gündemleştirir. Sülük Bey adlı karakter için, burada, “Ermeni kırımında, seferberlikte, Kuvayı Milliye karışıklığında çok ölüm görmüştü, çeşitli ölümler ki, tatlı uykulardan adam hoplatır bu ölümler”[31] diye yazılır. Bu karakter, başka bir yerde, bizzat kendisinin de içinde bulunduğu grupların Yakup Cemil’in emriyle Ermenileri nasıl katlettiklerini şöyle anlatır: “Padişah fermanı ve de Enver Paşamızın emridir, Ermeni’nin İngiliz’le ve de Moskof’la sözü bir ettiği anlaşıldı. Bunların niyeti, İngiliz alttan, Moskof üstten vurup Osmanlı’yı kötületip sürüp geldiklerinde “Bre urun” diyerekten bir gece apansız Müslüman’a saldırıp bizi bire kadar doğramaktır. Bu sebeple hükümatımız bunlara ‘sür emri’ çıkaracaktır. Hükümat olduğundan ancak ‘sür emri’ çıkarabilip ‘vur emri’ çıkaramamaktadır. Gerisi burada sizin gibi yiğit Türklere ve dini bütün Müslümanlara kalmıştır… Göreyim seni, dünyanın yüzünden Ermeni adını silesin, bu dünyada, padişahımızın, gayret nişanını göğsüne takıp salınasın.”[32] Görüleceği gibi, tehcir yollarında Teşkilat-ı Mahsusa marifetiyle, güya devletin rolünü gizleyecek şekilde, gerçekleştirilen fecaat vurgulanmaktadır.

İdeolojik – Estetik Kopuş ve Nazım Hikmet

Türkiye edebiyatının resmi ideolojiden koptuğu, aynı zamanda estetik olarak da evrensel çapta ürünler verdiği, bugün klasik dünya edebiyatı çerçevesinde rahatlıkla değerlendirilebilecek yetkinlikte yazarlara geldiğimizde, tablonun artık “milli edebiyat” çizgisini önemli ölçüde aştığını görebiliyoruz. Burada şüphesiz ideolojik – politik bir kopuşun varlığını da saptamak gerekir. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Vedat Türkali gibi yazarlarda Ermeni Soykırımı ve genel olarak da “Gayri – Müslim”lerin işleniş şekli, yukarıda çizilen “kurtuluş savaşı edebiyatı” tablosundan bütünüyle farklıdır. Burada Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin konuyla ilgili hikâye ya da romanları bulunmadığını, fakat eserlerinde “azınlıklar”ın, “Gayri – Müslim”lerin sevgi ve saygı dolu bir üslupla temsil edildiğini belirtmek gerekir. Soykırım olgusuna, esasen, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Vedat Türkali’nin kitaplarında rastlarız. Çağdaş Türkiye edebiyatının temellerini oluşturan bu yazarların yanısıra, sonraki yıllarda daha modernist ve yer yer post- modernist çizgide güçlü romanlar yazmış Orhan Pamuk, Elif Şafak ve bunlardan ayrı bir üslubun içinde değerlendirebileceğimiz Ahmet Ümit gibi yazarların da ‘Soykırım’ gerçeğinin bütünüyle bilincinde oldukları söylenebilir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde Ermeni Soykırımı başlı başına ele alınmış, odakta tutulmuş, baştan sona eserin omurgasını oluşturmuş değildir; ama kayda değer ifadeler, açık tutumlar, vurgular vardır. Şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabında Ermeniler, birkaç defa karşımıza çıkar. Örneğin İttihat ve Terakki muhalifi gazeteci Ali Kemal’in linç edilmesini anlatan bölümde, “Attı bir adım/ Etrafını zabitlerle polisler almış/ Kireç gibi yüzü/ Sarışın/ Birden ahali başladı bağırmaya / ‘Kahrol Artin Kemal’”[33] dizelerini okuruz. Nâzım Hikmet, burada, yaygın olarak bilinen bir olguya, düşmanları tarafından Ermeni dostu ve dolayısıyla “Artin Kemal” lakabıyla anılan Ali Kemal’in, Sakallı Nurettin Paşa’nın komuta ettiği askerlerce linç edilmesi esnasında yaşanan duruma göndermede bulunmaktadır. Aynı kitapta, bir Ermeni karakter Kızıl Ordu’nun askeri olarak çıkar okurun karşısına: “ İyi yürekli, fakat çok aksi bir adam olan/ Ermeni Sagamanyan”[34]. Bir yerde ise Adana Katliamı üzerinden, Soykırım konusuyla ilişkili mısralar vardır: “Menhus eller, kirli nasiyeler/ Evli bir Ermeni kadının hanesine/ Zevci gelir, bu mel’unların üçünü kurşunla katleder/ Bu fırsattan istifade Ermeni evlerine hücum/ Hükümetin miskinliği/ İslamlar Ermenilere, Ermeniler İslamlara/ Evler ateşe verilir (…) Adana kıtalı köylere / Tarsus sokakları cesetle doludur/ daha okuyalım mı?” Tarihi olayları, kısmen de olsa, nesnel bir bakış açısıyla hikâye etmeye dönük bu tasvirlerin Nâzım Hikmet’e gelinceye değin fazlaca olmadığını belirtmeliyiz. Memleketimde İnsan Manzaraları’nın çeşitli bölümlerinde karşımıza çıkan başkaca Ermeni karakterler de vardır. Fakat Nâzım Hikmet’in Ermeni Soykırımı’nı daha açık ifadelerle dile getirdiği mısralar, “Hapisten Çıktıktan Sonra” adlı şiirin “Akşam Gezintisi” başlıklı bölümündeki şu dizelerdir:  “Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış / Affetmedi bu Ermeni vatandaş/ Kürt dağlarında babasının kesilmesini/ Fakat seviyor seni/ Çünkü sen de affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”[35].  Bu şiir, az sözcük ve yalın bir üslupla, Ermeni Soykırımı gibi hassasiyet derecesi yüksek bir konunun serinkanlılıkla özetlendiği dikkate değer bir metindir.

Yaşar Kemal’de Ermeniler, Rumlar, Yezidiler

Yaşar Kemal’in de konuyu başlı başına hikâye ettiği bir romanı yoktur, ama birçok romanında Ermeniler ve ‘Soykırım’ meselesi Nâzım Hikmet ve Kemal Tahir örneklerinde olduğu gibi, yazarın tavrı hakkında fikir vermeye yetecek ölçüde işlenmiştir. Kendisini “değişmenin yazarı” olarak tanımlayan ve hikâye kahramanlarını “mecbur adam”lar olarak niteleyen Yaşar Kemal, toplumsal siyasal dönüşüm süreçlerine duyduğu ilgi çerçevesinde Rumların ve Ermenilerin hayatındaki değişiklikleri, dramları da eserlerinde yansıtmıştır.  Hemen hemen bütün romanlarında, öykülerinde yer alan Gayri - Müslim karakterlerin temsilleri de toplumsal gerçekçi bir gözlem gücünün ürünleridir. Ermeniler, örneğin son roman serisi “Bir Ada Hikâyesi”nin Rumları merkezine alması gibi,  hiçbir romanının odağında bulunmaz. Fakat Ermeni bireyler, Ermeni toplumun kültürü ve etnografik nitelikleri, bu arada Ermeni Soykırımı da hikâyelerin akışı içinde açıkça görülebilecek, anlaşılabilecek boyuttadır. Soykırım’dan sonra Türklerin kendi aralarındaki ilişkileri, mülkiyet paylaşımı esnasında yaşanan çelişkiler, yazarın özellikle ilgilendiği konulardır. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde geçen “Kasabaya geldiğinde yalınayaktın. Ve Ermeniler kaçtığında en güzel Ermeni evine sen kondun… Türkmen ağalarına, ileri gelenlerine teker teker Ermeni evlerini sen dağıttın. Çadırdan çıkıp Ermeni konaklarına geçtiler… Altı bin dönümlük Vartan Beğyanın tarlasını hemen onun üstüne bir gün içinde yaptırıverdin, niçin? Sen olmasan kim gelir de o Ermeni topraklarının tapusunu alırdı, avuç avuç tapu harcı vererek?”[36] diyalogu buna örnek gösterilebilir.  Yağmurcuk Kuşu’nda, annesi İsmail Ağa’yı, “bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter”[37] sözleriyle telkin eder. Yaşar Kemal hümanist bir yazardır; epik üslubuyla insan sevgisini, insana duyduğu umudu ve güveni dile getirir. Karakterleri de duygusal, romantik insanlardır. Fakat bir de hayatın acımasız gerçekleri vardır,  nitekim yukarıdaki gibi öğütlere rağmen Ermenilerin mülkiyetinden pay kapma mücadelesi bütün dehşetiyle sürer gider. Çukurova’nın yeni zenginleri, Ermeni mülkleri üzerine konan, üstelik yıllar boyu sürecek acımasız bir rekabet ve dalaşın içinde palazlanan tipler olarak yansır bu romanlarda. Mesela annesinin öğüdünü dinleyen İsmail Ağa’nın yanı sıra, bir de “Sen ne söylüyorsun, be akılsız Kürt, deli Kürt, onlar kuş değil, kuş değil. Evleri de yuva değil, olamaz”[38] diye bağırıp çağıran Arif Bey gibileri vardır. Yaşar Kemal’in romanlarında, Ermeni Soykırımı’na katılan Türklerin ve Kürtlerin zenginleşme arzusunun yanında, ideolojik motivasyonun da belirli bir yeri olduğunu görürüz. Örneğin aynı romanın tiplerinden biri olan Sofi, bir Ermeni öldürmenin kendisini cennete götüreceğini söyler[39].  Yaşar Kemal, karakterlerine, “kırım”dan önce Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin barış içinde bir arada yaşadıklarını söylettiği gibi; savaşı, Soykırımı, Ermenilerin Çukurova’dan kaçıp gidişlerini de anlattırır. Diğer yandan, yalnız Ermeni Soykırımı değil, genel olarak Gayri – Müslim’lere ve Türk olmayan etnik topluluklara yönelik uygulamalar, yazarın dikkat çektiği başlıca konular arasındadır. Bu çerçevede, Ege’deki Rum – Türk mübadelesinin işlendiği bir romanında, Ezidiler’le ilgili şu bölüm, ilgi çekicidir:  “Bak yavrum, iyi dinle. Biliyorsun ben Sünni Müslümanım. Ben bir tek insanım. Bir tek insan acı çekiyorsa, bütün insanlar acı çekiyordur. Bu Yezidiler yüzlerce yıldır acı çekiyorlar, öldürülüyorlar, soylarını tüketiyorlar. Dünyada bir tek Yezidi kalmadı, diye düğünler, bayramlar ediyorlar. Uzun bir süre de Yezidiler ortalarda gözükmüyorlar. Herkes artık onların soylarının tükendiğini sanırken bir de bakıyorlar ki Yezidiler kurt sürüleri gibi dağlardan çöle inmişler, Şeyh Adi Bin Misafirin dergâhına yüz sürüyorlar. Sen de gördün herhalde, yıllardır, önüne gelen Yezidi öldürüyor. Çocuk demiyor, bebek, genç kız, delikanlı, yaşlı, hasta demiyor, dağları, çölleri, mağaraları, delikleri bir bir arayarak Yezidi bularak öldürüyorlar. Gene de tükenmiyor, yılmıyor direniyorlar. Ve bütün insanlar, haberleri olsa da, olmasa da, onlarla birlikte öldürülüyor, acı çekiyor, aşağılanıyor, tükeniyor ya onlar tükenmiyor. Öldürenler de onlar kadar, onlar gibi onlarla birlikte ölüyorlar ya öldüklerinin, çürüdüklerinin farkına varmıyorlar.”[40]

Tehcir”in Ekonomi - Politiği

Soykırımın özellikle ekonomi – politiği üstünde duran yazarlardan biri de Orhan Kemal olmuştur. Orhan Kemal’in bakışı, Anadolu’yu “bin bir çiçekli bahçe” olarak gören Yaşar Kemal’in bakışıyla benzerlikler sergiler. “ 1914 birinci büyük harp. On dört yaşında, kara ama gözlerden zekâ taşan bir delikanlı. Tehcirle boşalmış Ermeni dükkân tezgâhlarına üşüşen Osmanlılar da Ermeni, Rumlar kadar dost ya da düşman. Önce insan var, insanlar vardı. Çıkarını sağlayanlar ister camiye gitsinlerdi, ister kilse veya havraya. İsimleri ister Ahmet, Mehmet, Ali olsun; ister Bogos, Vartan, Alfred, Haçopupulo”[41]. Bu sözler, yazarın halklar arasında etnik ayrım yapmadığını, bunu vurgulamak istediğini ortaya koyar. Ama dahası, Orhan Kemal, Soykırım’da ölen ya da can havliyle kaçıp giden Ermenilerden geriye kalan devasa mülkün bölüşümü konusunda, devlet kurumları eliyle süre giden bir organizasyonun varlığını da vurgular. “Bu fabrikayı baban mı yaptırdıydı? Ermeni malı. Partimizin sayesinde eline geçirip palazlanınca, sana onu temin edenlere karşı yan mı çiziyorsun? Kafamı kızdırma, bir kulpunu bulur elinden alıveririm ha!”[42]  Bu tehdidi savuran Nedim Ağa, romanın kötü karakterinden biri olarak, bütün nobranlığı ve acımasızlığıyla, söz konusu paylaşım kavgasının bin bir türlü entrikayla yürüdüğünü de gösterir okura. Diğer yandan Orhan Kemal, Soykırım’ın çıkış noktasını daha ziyade ekonomik projelere bağlamaya eğilimlidir: “ Meşrutiyet, İttihat ve Terakki. Milli zengin yetiştirme modası. Ardından Ermeni tehciri.”[43] Romanın asıl kötü karakteri olan Topal Nuri’yle ilgili yazılanlar da bunu pekiştirecek niteliktedir: “Topal Nuri, eski Ermeni mahallelerinden birinde iki katlı bir konak buldu. Kırmızı Marsilya kiremitli damıyla bu zarif ahşap konağı ilk sahibi kocaya vereceği kızı için özene bezene yaptırmış, hediye etmeye vakit bulamadan, İttihat ve Terakki’nin tehciriyle Halep’e kapağı atmıştı. Sonradan çeşitli eller değiştiren konak, Milli Mücadele’yle birlikte ‘emval-i metruke’ye kalmış oradan da, Ermeni mallarının yağması ile zenginleşmiş bir yeni zenginin eline geçmişti ki, Topal Nuri, Nedim Ağa’nın isteği üzerine bu evi Şehnaz’a yirmi bin liraya satın almıştı” [44]. Romanın daha birçok yerinde envai çeşit mülkün, ayakları oymalı ceviz masadan tapusuz tarlalara kadar, Ermenilerden kalma olduğunu okuruz. Romanın adının Kanlı Topraklar olduğunu göz önünde bulundurarak, bu kitabında Orhan Kemal’in, savaşlarla ve kıyımlarla yağmalanmış Anadolu coğrafyasının trajedisini merkezde tuttuğunu, bu arada “Ermeni tehciri”yle bilhassa ilgili olduğunu söyleyebiliriz.  Dikkat edilirse, Orhan Kemal’de de, tıpkı Yaşar Kemal veya Kemal Tahir ya da Nâzım Hikmet’te olduğu gibi, Soykırım’ın olup olmadığına dair bir tartışma yoktur. Çünkü bu konu, zaten yeterince sarih ve henüz inkâr siyasetinin müdahalesine maruz kalmamış durumdadır.  “Soykırım oldu mu, olmadı mı” tartışması, çok sonraları, inkârın bir ideolojik propaganda enstrümanı olarak devreye sokulduğu döneme özgüdür.

Sessizliğin Kötülüğüne Karşı Yeni Romanlar

Türkiye Edebiyatında Ermeni Soykırımı’nın başlı başına tartışıldığı, hikâyelerin başat konusunu oluşturduğu ürünlerde 1990’lı yıllardan itibaren bir gelişme olmuştur. Bu yıllarda Ayşe Nur Zarakolu ile Ragıp Zarakolu’nun başında olduğu Belge Yayınları, devlet terörüne rağmen, adeta karanlığı yara yara, Soykırım’la ilgili referans kaynakları yayımladı. Bu öncü yayınların yarattığı farkındalık ortamının, roman ve hikâye yazarlarının konuya eğilmelerini sağlayan başlıca gelişmelerden biri olduğu söylenebilir. 1990’lardan itibaren başlayan bu yeni dönemden günümüze kadar aralarında Elif Şafak’ın “Baba ve Piç[45],  Ahmet Ümit’in “Patasana[46], Doğan Akhanlı’nın “Kıyamet Günü Yargıçları[47], Halil İbrahim Özcan’ın “Küller Arasında[48], Zülküf Kışanak’ın “Yitik Köyler[49], Murat Kahraman’ın “Gökyüzünü Kaybeden Kartal[50], Metin Aktaş’ın “Harput’taki Hayalet[51], Sami Özbil’in “Şafakta Yankılanan”[52], Akif Kurtuluş’un “Ukde[53] adlı kitaplarının bulunduğu pek çok roman yazıldı. Bu dönemde yazdığı romanlarında Vedat Türkali’nin de konuyla özellikle ilgili olduğunu görüyoruz.  Türkali, “Kayıp Romanlar[54]’da önemli bir giriş yaptıktan sonra, “Bitti Bitti Bitmedi[55] de Soykırım olgusunu başat konu olarak ele aldı ve toplumsal yüzleşmenin gerekliliğini vurguladı. Yine yakın zamanda yayımlanan “Kafamda Bir Tuhaflık”[56] adlı romanında Orhan Pamuk ile “Tek”[57] adlı romanında Rüstem Batum da konuya değinmektedirler. Bunlar arasında Elif Şafak ile Ahmet Ümit’in romanları, bazı özgün taraflarıyla öne çıkarlar. Ahmet Ümit, polisiye türünde yazan bir yazar olarak, bu kitabında Ermeni Soykırımı’nın uluslararası boyutuna dikkat çeken bir kurgu geliştirmiştir. Romandaki Türk karakterin yanı sıra Alman karakterin de konuyla yüzleşmesini gündemde tutan, sorgulayıcı bir hikâye anlatmıştır. Bu açıdan “Patasana”, Türkiye edebiyatında Ermeni Soykırımı’nı gerçekleştiren İttihat ve Terakki’nin yanı sıra, Alman devletinin rolüne de dikkat çeken belki de tek popüler romandır.  Elif Şafak ise, Baba ve Piç’te, yine Türkiye’de pek ele alınmamış ama modern edebiyatın dünyada örneklerine sıklıkla rastladığımız “birlikte yaşam” temasını kurgunun merkezine koymuştur. Yazar, Soykırıma rağmen, iki halkın bireylerinin sonraki kuşaklar boyunca bir arada yaşam pratikleri içerisinde karşılarına çıkan travmaları, yüzleşme sancılarını irdelemektedir.

Günümüzde Ermeni Soykırımı üstüne yazmanın bir tabu olmaktan çıkmış görünmesi, kuşkusuz edebiyatın sahip olacağı olanaklardan önce, toplumsal vicdan ve etik açısından önemlidir. Açık ki, konuyla ilgili çalışmaların henüz başlangıç noktasında bulunulmaktadır. Toplumsal vicdanın oluşması, tarih ve hafızanın hakiki bir yüzleşmeye dönüşmesi sürecinde, gayet tabii, edebiyatın önemli bir işlevi olacaktır.” Kapalı bir dünyada, gittikleri yerde” soykırım kurbanlarını “imha ve tanıksızlığın beklediğini” söyleyen Marc Nicanian, bu feci durumun tanıklığının ne derecede mümkün olabileceğini sorguluyordu. Türkiye edebiyatının 1915’le imtihanı, bu bakımdan, “sessizliğin kötülüğü”ne karşı ilgi uyandırıcı bir deneyim olmaya devam edecektir.

 

 

 

Kaynakça

[1] Herkül Milas, Türk ve Rum Romanlarında Öteki ve Kimlik, İletişim Yayınları, 2005

[2] Dilara Balcı, Yeşilçam’da Öteki Olmak,  Kolektif Kitap, 2014, 1. Baskı

[3]Gül Yaşartürk, Türk Sinemasında Rumlar, Agora Kitaplığı, 2014

[4] Rohat Alakom, Türk Romanında Kürtler, Avesta Yayınları

[5] Müslüm Yücel, Osmanlı – Türk Romanında Kürt İmgesi, Agora Kitaplığı, 2014, 1. Baskı

[6] Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, İletişim Yayınları, 2013, 1. Baskı

[7] Marc Nichanian, Edebiyat ve Felaket, İletişim Yayınları, Çeviren: Ayşegül Sönmezay, 2011, 1. Baskı

[8] Age, Sf. 40

[9] Age, Sf. 86

[10] Thodor W. Adorno,  Edebiyat Yazıları, Metis Yayınları, Çeviren: Sabir Yücesoy – Orhan Koçak, Sf. 145

[11] Orhan Pamuk’un bu sözleri haftalık İsviçre dergisi Das Magazin’de yayımlandıktan sonra, Türkiye’de ve dünyada birçok basın yayın organında yer aldı.

[12] Milliyet gazetesi, 13.10.2006

[13] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ben Deli miyim, Everest Yayınları, 2011, Sf. 173

[14] Aktaran Muharrem Demircioğlu, Sanat ve Hayat dergisi, Sayı:18, Sf. 25

[15] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, 2007, 24. Baskı, Sf. 35

[16] Siyah Kehribar romanından aktaran Muharrem Demircioğlu, age, sf. 25

[17] Aktaran Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, Sf. 26

[18] Age, Sf. 27

[19] Atilla İlhan, Bıçağın Ucu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002, Sf. 41

[20] Atilla İlhan, Sırtlan Payı, Bilgi Yayınevi, Sf. 75

[21]Murat Belge,  Edebiyatta Ermeniler, İletişim Yayınları, Sf. 183-184

[22] Atilla İlhan, Sırtlan Payı, Bilgi Yayınevi, Sf. 358

[23] Atilla İlhan, Haco Hanım Vay, Bilgi Yayınevi, Sf. 20

[24] Age, Sf. 97-98

[25] Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, İletişim Yayınları, Sf. 182

[26] Bkz. Halide Edib- Biyografisine Sığmayan Kadın, İpek Çalışlar, Everest Yayınları, 2010, Sf. 130 - 140

[27] Tanin gazetesi, 18 Mayıs 1909

[28] Halide Edib Adıvar, Ateşten Gömlek, Can Yayınları, 2014,  Sf. 24

[29] Age, Sf. 52

[30] Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, Bilgi Yayınevi, Sf. 84

[31] Kemal Tahir, Büyük Mal, Bilgi Yayınevi, Sf. 45

[32] Age, Sf. 114

[33] Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Adam Yayınları

[34] Fazıl Say’ın Nazım Hikmet Oratoryosu’nda yer alan bu şiirin Ermenilerle ilgili kısmı sansür ve basıklarla karşılaşmıştır.

[35] Bkz. Akşam Gezintisi başlıklı şiir

[36] Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Cem Yayınları, Sf. 353

[37] Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu, Adam Yayınları, Sf. 53

[38] Age, Sf. 97

[39] Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu, Adam Yayınları, Sf. 144

[40] Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, YKY, 2007, Sf. 243

[41] Orhan Kemal, Kanlı Topraklar, Tekin Yayınevi, 6. Basım, Sf. 13

[42] Age, Sf. 19

[43] Age, Sf. 97

[44] Age, Sf. 159

[45] Elif Şafak, Baba ve Piç, Metis Yayınları, 2006

[46] Ahmet Ümit, Patasana, Everest Yayınları, 2010

[47] Doğan Akhanlı, Kıyamet Günü Yargıçları, Belge Yayınları, 1999

[48] Halil İbrahim Özcan, Küller Arasında, NoktaKitap, 2009

[49] Zülküf Kışanak, Yitik Köyler, Belge Yayınları

[50] Murat Kahraman, Gökyüzünü Kaybeden Kartal, İletişim Yayınları, 2015

[51] Metin Aktaş, Harput’taki Hayalet, İletişim Yayınları, 2012

[52] Sami Özbil, Şafakta Yankılanan, Ceylan Yayıncılık, 2013

[53] Akif Kurtuluş, Ukde, İletişim Yayınları, 2014

[54] Vedat Türkali, Kayıp Romanlar, Everest Yayınları, 2004

[55] Vedat Türkali, Bitti Bitti Bitmedi, Ayrıntı Yayınları, 2014

[56] Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, 2014

[57] Hakan Nordik (Rüstem Batum), Tek, Doğan Kitap, 2014

error: Content is protected !!